ATİNA’NIN AT SİNEĞİ: SOKRATES

Sokrates büstü

“Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.”

Kendime bir nevi hayat felsefesi edindiğim bu sözün sahibi Sokrates. Peki Sokrates kimdir ve onu yüzyıllar sonra bile bu kadar etkili kılan nedir? Açıkçası dik başlılığı, inandığı doğrular adına öldürülmeyi bile göze alabilen cesur tarzı, onu haksız bir şekilde ölüme mahkûm edenlere karşı bile var olan vakur duruşu beni her zaman etkilemiştir. Hadi biraz ondan bahsedelim.

SOKRATES KİMDİR? BİLDİKLERİMİZ/BİLMEDİKLERİMİZ

Kendisi MÖ 469 yılında doğmuş. Açıkçası özel yaşamına dair adam akıllı hiçbir bilgi yok. Sadece Ksantippe adlı bir kadınla evli olduğu ve üç erkek çocuğu olduğu biliniyor. Ayrıca kendisinin çok pejmürde bir hayat yaşadığı da söyleniyor. Dünyevi zevklere önem vermeyen, Atina sokaklarında yalın ayak dolaşan, “boşvermişim dünyayı” tavırlarındaymış kendisi. Açıkçası bu bana çok uzak bir ihtimal değilmiş gibi geliyor. Gününün çoğunu Atinalılarla konuşarak geçirirmiş; genelde cahilmiş gibi yapar, insanların düşündüklerini öğrenirmiş. Sokrates genç yaşlardayken demokrasi Atina’da giderek güç kazanıyordu. Fakat bu demokratik hareketlere karşın, tanrılara duyulan inanç ve güven hâlâ etkili sayılabilecek düzeyde fazla.

Sokrates, kendisinden önceki doğa filozoflarının düşüncelerine yabancı değildi. Onlar kim diyecek olursanız, birbirinden farklı erken dönem Yunan düşünürleri olarak tanımlayabilirim. Pre-Sokratik kelime olarak ise “Sokrates’ten öncekiler” anlamına geliyor ve genel olarak Sokrates öncesi Yunan felsefesini anlatmak için kullanılıyor. Ancak bu sınıflandırmanın tamamen kronolojik olmadığını da belirtmek gerekiyor. Onlar için akla dayalı açıklamalar ön plandaydı; gizemli ve anlaşılmaz sayılan şeyler bile bir yere kadar akıl yoluyla açıklığa kavuşturulmaya çalışılıyordu. Sokrates de akıl yürütmeye ve sorgulamaya büyük önem verdi. Dünyayı açıklamak için aklın dilini kullandı. Fakat bunun dışında Pre-Sokratikler daha çok doğa olaylarına odaklanmış, dış dünyayı var olan mitolojik inançlarla değil “şeyin” özünü anlayarak ifade etmeye çalışmışlar. Sokrates ise bunun aksine insan ilişkilerini, erdemi ve iyi yaşamı anlamanın çok daha önemli olduğunu savunuyordu. Onu da Pre-Sokratiklerden ayıran ve benim de ona olan hayranlığımı artıran bir detay. Farklı sorulara cevap arasalar da Sokrates de Pre-Sokratikler gibi akıl ve sorgulama yoluyla hareket etti.

Malumunuz günümüzde de sorgulayan kişilere pek sıcakkanlı yaklaşıldığı söylenemez. Çünkü sorgulayan insanı koyun misali güdemezsiniz, kandıramaz, alt edemezsiniz. Kimse, özellikle din kurumları ve politikacılar, böyle insanlar istemezler. Çünkü bu tarz insanlara kolay kolay hükmedemezler, bu sebeple gözlerinin açık olması ve akıllarıyla hareket etmeleri onları korkutur. O dönemde de Atina’da ivme kazanan bu sorgulayıcı ruhun herkes tarafından hoş karşılandığı söylenemez.

ATİNA’NIN DEMOKRASİYLE İMTİHANI

Dönemin Atina siyasetinin en etkili isimlerinden biri olan Perikles, demokrasiye dayalı düzenin gelişmesinde önemli rol oynadı. Vizyoner bir siyaset izledi; Atina demokrasisinin gelişmesine katkıda bulundu, Atina’yı Yunan dünyasının en önemli kentlerinden biri hâline getirdi, düşünürleri ve sanatçıları destekledi. Ancak dönemin Atina demokrasisinin bugünkü anlamda herkesi kapsayan bir demokrasi olmadığını da eklemek gerekiyor; kadınlar, köleler ve yurttaş olmayanlar siyasal hakların dışında kalıyordu. Demokrasinin, sanatın ve düşünsel hayatın desteklenmesi ise Atina’nın tabiri caizse bir fikir ve kültür merkezi hâline gelmesini sağladı.

Demokratikleşmeye ve şaşaalı bir yaşam sürmeye çalışan Atina ise Sokrates’e cevabını aramak isteyeceği yeni sorular doğuracaktı: Zenginlik iyi bir şey mi? Demokrasi adil bir toplum oluşturabilir mi? Bizi gerçekten mutlu eden nedir?

Bu sorular Atinalıların hoşuna gitmedi. Doğrusu öncesine nazaran daha müreffeh bir yaşam süren Atinalıların hepsi bir şeyleri sorgulama girişiminde değildi. “Azıcık aşım, ağrısız başım” anlayacağınız. Yahu be adam, yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda, sen daha neyi kurcalıyorsun diye düşünmüş olacaklar ki Sokrates kendisini “At Sineği”ne benzetmiş. Burada küçük ama önemli bir düzeltme gerekiyor: “At sineği” Atinalıların Sokrates’e taktığı bir lakaptan ziyade, Platon’un Savunma’sında Sokrates’in kendisi için kullandığı meşhur benzetmedir. Atina’yı büyük ve ağırkanlı bir ata, kendisini de onu sürekli dürtüp uyandıran bir at sineğine benzetir.

Normal şartlarda çok rahatsız edici ve iğrenç olarak bilinen bir hayvan, Sokrates’in lakabı olduktan sonra terfi etti kanımca. Artık at sineği deyince benim aklıma “rahatsızlık verse de sevilmemeyi göze alarak insanları ruhen ve bedenen zinde tutmak” geliyor.

Daha sonra Atina’nın izlediği yayılmacı politika ve kenti içine çeken savaş, Sokrates’i de savaşmak zorunda bıraktı. Sokrates gerçekten de Atina ordusunda hoplit olarak görev yaptı; Potidaia, Delion ve Amphipolis seferlerine katıldığı aktarılıyor.

O an beyninin içinden geçenleri duymayı o kadar isterdim ki, Sokrates’i savaşın ortasında düşünebiliyor musunuz? Hadi biraz hayal edelim: Savaşın ortasındasınız, kan gövdeyi götürüyor, Atina başkanı “Demokrasi elden giyeyah!” diye çırpınıyor, tam hücum esnasında Sokrates karşınıza dikiliyor ve “Gençler yanlış anlamayın dilenci değilim, varsa cevabı mukabilinde birkaç soru sorabilir miyim? Sizce erdem nedir?” Fakat savaşta olan halk normal olarak tedirgin hissederken, Sokrates o karmaşada bile dinginliği bulmayı başarmış. Aslında bu durum benim felsefeye olan bakışımı değiştirdi; ben insanların felsefi anlamda beyinlerini meşgul eden sorulara cevap arayabilmeleri için başka sorularla kafalarının meşgul olmaması gerektiğini düşünürdüm. Yani bir insan açken ya da evsizken, ülkesinde savaş varken, var olmak için gereken temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanırken “Maddenin özü nedir?” veya “İyi ve kötü nedir?” gibi sorular soramazlar. Sonuçta akıllarında çok daha acil sorular var; “Bu akşam yiyecek bir şey bulabilecek miyim?” veya “Kalacak bir yer nasıl bulurum?”. Ama Sokrates ya ülkesinin durumunu -argo jargonuyla- çok iplemedi ya da felsefi yaşamı hayatının içine entegre etmeyi başardı.

Sokrates öğrencileriyle felsefi tartışma yaparken tasvir eden gravür
Aleksandr Notbek, Sokrates ve Öğrencileri, 1831 — Public Domain / Wikimedia Commons

SOKRATİK YÖNTEM: DÜŞÜNÜR/EBE SOKRATES

Sevgili Sokrates Bey eğer yazılı eser bırakmayı gerekli görseydi belki de bu soruların cevaplarını aradan geçen yüzyıllara rağmen birinci ağızdan okuyabilirdik. Fakat kendisinin yazdığı ve günümüze ulaşan hiçbir eseri yok, bir tane bile! Ah ne büyük bir kayıp.

Yazmanın bilgiyi hapsettiğini düşündüğünü doğrudan tarihsel Sokrates’e atfetmek ise kesin değil. Platon’un Phaidros diyaloğunda Sokrates karakteri yazının bilgi ve hafıza üzerindeki etkilerini eleştirir; ancak Sokrates’in kendisinin neden hiçbir eser yazmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Bu nedenle bugün Sokrates hakkında bildiklerimizin önemli kısmı Platon ve Ksenophon gibi isimlerin anlatılarından geliyor.

Ayrıca bilgiyi para karşılığında satmayı doğru bulmadığı söylenebilir; en azından Sofistler gibi konuşmaları ve öğretimi karşılığında ücret almıyordu.

Şu an bizim Sokratik Metot olarak adlandırdığımız metodun en önemli temsilcisi bildiğiniz üzere Sokrates’tir. Bu yöntemin meşhur örneklerinden biri, Sokrates’in bir köle çocuğa geometri problemi üzerine sorular sormasıdır. Ancak yöntem bu olayla ortaya çıkmış değildir; söz konusu sahne Platon’un Menon diyaloğunda Sokratik sorgulamanın nasıl işlediğini gösteren en ünlü örneklerden biridir.

Bu yöntemin odak noktası, bilgiyi sınayarak öğretmesidir. Bu yöntemle Sokrates, karşısındakine yeni bir şey öğretmekten ziyade, ona doğru sorular sorarak bildiğini sandığı şeyleri sorgulatmaya ve hakikati bulmasına yardımcı olmaya çalışır. Bir nevi soru-cevap yöntemi diyebiliriz. Bu yöntemle kişi doğru sorularla uyarılan beyninde o sorulara mantıklı cevaplar aramaya çalışırken, ayrıca neyi bilip bilmediğini de sınamış oluyor zannımca. Sokrates olduğunuzu ve karşınızda her şeyi bildiğini iddia eden birinin olduğunu hayal edin: Siz onun neyi bilip bilmediğinin farkındasınız aslında ve ona öyle sorular soruyorsunuz ki sonunda pes ederek en azından bilmediği konusunda hemfikir oluyor. Sokrates için ya çok tatmin edici ya da “Çok cahilsin, keşke ölsen!” hissiyatı uyandırmıştır bence. Ya da yaptığı bu işi annesinin mesleği olan ebeliğe benzettiği için karşısındaki insana yararlı olduğunu düşünerek iyi hissetmiş de olabilir, kim bilir…

Bu yöntemi kesin biçimde üç aşamalı standart bir yöntem olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak sorgulama, Sokratik ironi, kişinin bilgisizliğini fark etmesi ve düşüncenin “doğurtulması” gibi unsurlardan söz edebiliriz. Kişiye sorular yönelterek neyi bilip bilmediğini hem sınıyor hem de o insana sınatıyor; ironiyle karşındakine farkındalık kazandırmaya ve ardından fikir doğurtmaya çalışıyor. Son aşama olan bu fikir doğurtma işlemi, Sokrates’in kendini ebelere benzetmesinin nedeni aslında. Ah Sokratçığım kim bilir kimlere ne fikirler doğurtturdun…

Ayrıca Sokrates, etiği ve insanın nasıl iyi yaşayacağı sorusunu felsefesinin merkezine yerleştiren en önemli Antik Yunan düşünürlerinden biri. Bunun dışında sıkça üstünde durduğu bir konu daha var: o da ruh. Onun felsefesinde, mutlu bir hayat dünyevi ve geçici zevklerle sağlanmaz. İnsan olarak potansiyelimizi ancak varlığımızın en değerli, en kalıcı kısmını beslediğimizde ortaya çıkarabiliriz, yani ruhumuzu. Ruhumuzu ancak doğru şeyler yaptığımızda koruyabiliriz.

Diyelim ki biri tarafından yanlış yere, hak etmediğiniz bir şekilde cezalandırıldınız; Sokrates’e göre cezalandırılan kişi yalnızca o cezanın getirdiği fiziksel veya ruhsal boyutlarından etkilenir, ama karşısındaki kişiyi haksız yere cezalandıran kişi aslında ruhunu ciddi anlamda tahrip eder ve aslında kendi kendini cezalandırmış olur. Ruha verdiği zararın da geri dönüşü olmaz. Sokratesçi ahlakın önemli düşüncelerinden biri, haksızlığa uğramaktansa haksızlık yapmanın daha kötü olduğudur; çünkü haksızlık yapmak insanın kendi ruhuna zarar verir.

Ona göre bütün erdemler birbiriyle bağlantılıdır ve erdem ile bilgi arasında güçlü bir ilişki vardır.

SOKRATES NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ? SONA DOĞRU

MÖ 431-404 yıllarında Atina-Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı, Sokrates’i bekleyen sonun zeminini hazırladı desem yanlış olmaz sanırım. Ancak burada kronolojik bir düzeltme gerekiyor: Perikles savaşın sonunda görevden alınmadı; savaşın ilk yıllarında, MÖ 429’da Atina’daki salgın sırasında hayatını kaybetti. Savaş ise MÖ 404’te Atina’nın yenilgisiyle sonuçlandı. Ardından Sparta destekli Otuzlar yönetimi kuruldu ve bu yönetimin devrilmesinden sonra MÖ 403’te demokrasi yeniden tesis edildi. Sokrates’in yargılanması bütün bunlardan birkaç yıl sonra, MÖ 399’da gerçekleşti.

Doğru orantılı olarak da yönetim ve halkın yapısında değişim yaşandı ve siyasi gerilim arttı. Zaten Atina’da çok da hoş bir intibaya sahip olmayan Sokrates için her şey biraz daha zorlaşmaya başlasa da tabii ki o, düşündüğü şeyleri açık açık söylemekten hiç vazgeçmedi ve kendinden asla ödün vermedi.

Bu süreçte Sokrates, Sofistlerle benzer konular üzerine düşünüyordu. Ancak aynı idealleri paylaştıklarını söylemek doğru olmaz. Sokrates’i Sofistlerden ayıran önemli noktalardan biri, yaptığı konuşmalar karşılığında para almaması ve kendisini bir öğretmen olarak sunmamasıydı.

Ayrıca kendini en bilge insan olarak görüyordu ki bence hakkıdır. Ama bu bilgeliğin altında kendini beğenmişlik yatmıyor, onun kendini bilge görmesinin sebebi bilmediklerini biliyormuş gibi yapmaması. Platon’un Savunma’sında Delfi Kahini’nin Sokrates’ten daha bilge kimse olmadığını bildirdiği anlatılır. Sokrates de bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken insanları sorgular ve sonunda kendi bilgeliğinin, bilmediği şeyleri bildiğini sanmamasından kaynaklandığı sonucuna varır.

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” sözü bu düşünceyi anlatmak için yaygın biçimde kullanılıyor. Ancak küçük bir not: Bu ifade, bu tam şekliyle Platon’un metinlerinde Sokrates’in doğrudan söylediği bir cümle olarak geçmez.

Vee Sokrates vurdu, gol olduu!

Kendisinin benim bu kanıya nasıl vardığıyla ilgili pek bir bilgi sahibi olmadığım bir düşüncesi daha vardı: doğaüstü dünyayla bir tür iletişim hattı olduğunu düşünüyordu. Daha doğru ifadeyle Sokrates, çocukluğundan beri zaman zaman kendisini bazı eylemlerden alıkoyan ilahi bir işaret ya da sesten söz ediyordu; buna daimonion deniliyor.

Yav ağam paşam, zaten üstüne gelmek için sebep arıyorlar neden fırsat veriyorsun?

Sokrates'in Alcibiades'i uyardığını tasvir eden Germán Hernández Amores tablosu
Germán Hernández Amores, Sokrates Alcibiades’i Bir Hetairanın Evinde Azarlarken, 1857 — Public Domain / Wikimedia Commons

Zaten Atina-Sparta Savaşı devam ediyor, insanların demokrasiye olan inançları sallantıda derken Sokrates’in yakın çevresindeki Alcibiades de büyük bir siyasi ve dini skandalın merkezinde yer aldı. MÖ 415’te Hermes heykellerinin tahrip edilmesi ve Eleusis Gizemleri’ne saygısızlık iddiaları sırasında suçlanan isimlerden biriydi. Yargılanmak üzere Atina’ya geri çağrıldığında kaçtı ve Sparta’ya sığındı; daha sonra Atina’nın düşmanlarıyla iş birliği yaptı. Alcibiades’in Sokrates’le yakınlığı, Sokrates hakkındaki siyasi şüpheleri artıran unsurlardan biri oldu.

Ancak Sokrates’in başına gelenleri yalnızca Alcibiades’in ihanetine bağlamak doğru olmaz. Sokrates’in çevresindeki Critias da daha sonra Sparta destekli Otuzlar yönetiminin en önemli isimlerinden biri oldu. Dolayısıyla Alcibiades ve Critias gibi isimlerle ilişkisi, savaş yenilgisi ve Atina’daki rejim değişiklikleri Sokrates’in yargılandığı siyasi atmosferin parçalarıydı.

MÖ 399’da devletin tanıdığı tanrıları tanımamak, yeni ilahi varlıklar ortaya koymak ve Atina gençliğini yozlaştırmak suçlarından mahkemeye çıkarıldı.

Mahkeme sırasında kendi savunmasını yaptı. Antik Atina’da bugünkü anlamda bir savunma avukatı sistemi olmadığı için “avukat tutmayı reddetti” demek doğru olmaz. Belki de onu bekleyen bu sona kendini hazırlamıştı.

Felsefe yapmayı bırakmayı kabul etseydi çok farklı bir sondan bahsediyor olabilirdik. Ama onun için bu düşünülmez bir seçenekti. Burada önemli bir ayrıntı var: Jürinin Sokrates’e gerçekten “felsefeyi bırak, seni serbest bırakalım” şeklinde bir teklif yaptığına dair bir kayıt yok. Platon’un Savunma’sında Sokrates varsayımsal olarak, böyle bir şartla serbest bırakılacak olsa dahi felsefe yapmayı bırakmayacağını söyler. Çünkü ona göre felsefeyi bırakması halkın yararına değil zararına olurdu.

Mahkeme esnasındaki tavrı oldukça meydan okuyucuydu. Bu tavrın bazı jüri üyeleri tarafından ukalalık olarak değerlendirilmiş olması mümkün; ancak jürinin kararını yalnızca buna bağlamak doğru olmaz. Sonuçta jüri Sokrates’i suçlu buldu ve ölüm cezasına karar verdi.

“BEN ÖLMEYE, SİZ YAŞAMAYA”

Jacques-Louis David'in Sokrates'in Ölümü tablosu
Jacques-Louis David, Sokrates’in Ölümü, 1787 — Public Domain / The Metropolitan Museum of Art

Sokrates’e göre ölümün iki ihtimali vardı: ölüm ya bilinçsiz, rüyasız bir uyku hali ya da ruhun bir yerden başka bir yere göçü anlamına gelebilirdi. Göç edeceği yer, geçmişin insanları ve gerçek yargıçlarla karşılaşabileceği bir yerdi ona göre.

Üstelik hakkında ölüm kararı verilen kişi o olduğu hâlde o kendisi için değil, bu kararı veren jüri üyeleri için üzülüyordu. Çünkü o bu cezayı hak etmediğini düşünüyordu; yalnızca ölümün getirdiği fiziksel bir acıyla karşılaşacaktı, fakat ona haksız yere ceza verenler kendi ruhlarına zarar vermiş olacaklardı. Bu düşünce, Sokrates’in haksızlığa uğramaktansa haksızlık yapmanın daha kötü olduğu yönündeki ahlak anlayışıyla uyumlu.

“Şimdi gitme vaktimiz geldi, ben ölmeye, siz yaşamaya; ama hangimizi daha mutlu bir manzaranın beklediğini hiç kimse değil, sadece Tanrı bilir.”

Böylece Atina-Sparta Savaşı’nın ardından yaşanan siyasi çalkantıların, yozlaşan siyasi ortamın ve dönemin kurbanı oldu Sokrates. Yaklaşık 70 yaşında baldıran zehri içerek idam edildi. Ölürken bile ona bu haksızlığı reva gören jüri üyeleri ve yargıçların kendi ruhlarına verdikleri zarar adına üzüldüğünü hissedebiliyorum sanki.

Tavrı, tarzı, yaşayış şekli, düşünme yapısı ve genel olarak felsefesini çok etkili bulduğum bir zat-ı muhterem kendisi. Felsefeye bireysel olarak bulunduğu faydadan ziyade ilminden istifade edilmeye devam edilmiş; Yunan felsefesinin en önemli düşünürlerinden olan Platon’a hocalık yapmış, hocasının etkilerini kendi yaşamında sıkça gördüğümüz Platon ise Aristoteles’e hocalık yapmış. Sokrates → Platon → Aristoteles çizgisi, sonraki Batı felsefesi üzerinde muazzam bir etki bıraktı.

Anlayacağınız sırf başkalarının ekmeğine yağ sürmediği, sorguladığı için koskoca Sokrates’i hiç etmişler.

Yolun yolumuzdur başkan!

Antik dünyadan başka bir hikâyeye geçmek istersen Medusa’nın hikâyesine de göz atabilirsin.


Kaynaklar